Türkiye, turizmde en varlıklı gezginleri çekmek istiyor
Türkiye, turizmde vites yükseltmek istiyor. Hedef açık: Dünyanın en varlıklı gezginlerini çekmek, kişi başı harcamayı artırmak ve ülkeyi “ucuz tatil” algısından çıkarıp premium destinasyonlar ligine taşımak.
Türkiye, turizmde vites yükseltmek istiyor. Hedef açık: Dünyanın en varlıklı gezginlerini çekmek, kişi başı harcamayı artırmak ve ülkeyi “ucuz tatil” algısından çıkarıp premium destinasyonlar ligine taşımak. Ancak sahadaki tablo, bu hedefle tam olarak örtüşmüyor. Türkiye’nin turizm modeli hâlâ eski bir denkleme dayanıyor: daha fazla yatak, daha fazla bina, daha uzun açık büfeler.
Geçtiğimiz günlerde İstanbul’da düzenlenen ve lüks turizm profesyonellerini bir araya getiren bir toplantıda, Aida Turizm’in kurucusu Adviye Bergemann bu çelişkiyi çarpıcı bir metaforla özetledi. Polinezya yerlilerinin anlattığı bu hikâyede balıkçılar, devasa balinaların sırtına binip okyanusa açılır; ancak altlarındaki muazzam gücün farkında olmadan küçük mızraklarla istavrit avlarlar.
Türkiye için benzetme yerinde. Roma, Bizans ve Osmanlı gibi üç büyük imparatorluğun mirasına sahip, Göbeklitepe gibi insanlık tarihinin en eski kutsal alanlarından birine ev sahipliği yapan ve dünyanın en zengin mutfaklarından birini barındıran ülke; bugün kişi başı harcaması 100 doları geçmeyen kitle turizmi ile 30 bin dolar harcayan “high-end” turist arasında sıkışmış durumda.
Turizmde Gerçekçi Beklenti 65 Milyar Dolar
İlk bakışta rakamlar etkileyici. Türkiye, ziyaretçi sayısında dünyanın zirvesine oynuyor.Sahadaki daha gerçekçi beklenti ve sektörün deneyimli isimlerinin öngörüsü yıllık 60–65 milyar dolar bandında.
Sorun, turizmin temel matematiğinde yatıyor. Küresel ölçekte seyahat edenlerin yalnızca yaklaşık %3’ü, toplam harcamaların %25’ini gerçekleştiriyor. Geri kalan %97 ise pastanın kalanını paylaşıyor. Türkiye, dev havalimanları ve yaklaşık 2 milyon yatak kapasitesiyle, onlarca yıldır bu %97’lik kitle için optimize edilmiş bir “her şey dahil” sistemi kurdu. Şimdi ise yüksek harcama yapan küçük bir segmenti çekmeye çalışırken, kendi yarattığı bu yapı ayağına dolanıyor.
Lüks Turizme Bakış
Türkiye’nin güney sahilleri, ekonomide “Ortak Malların Trajedisi” olarak bilinen kavramın canlı bir örneği gibi işliyor. %60–65 dolulukla çalışan bir tesisin yanına, neredeyse birebir aynı özelliklerde yeni bir otel inşa etmek, turizm stratejisinden çok inşaat refleksini andırıyor.
Lüks turizm, doğası gereği “azlık” ve “erişilemezlik” üzerine kurulu. Bodrum ve Antalya’da kontrolsüz biçimde artan arz, destinasyon değerini yukarı taşımıyor; aksine aşağı çekiyor. Oysa Butan gibi ülkeler sessizliği, doğayı ve sınırlı erişimi pazarlıyorlar.
Hizmet Eden Değil, Ev Sahibi Olmak
Lüks turizmin vitrini mermer ve altın varak olabilir; ancak asıl altyapısı insan kaynağıdır. Türkiye’de bu alanda ciddi bir kırılganlık söz konusu. Turizm eğitimi alan gençler, düşük ücretler ve niteliksiz staj deneyimleri nedeniyle sektörden uzaklaşıyor.
Oysa lüks deneyim, müşteriye samimi ama mesafeli bir “ev sahipliği” sunabilmeyi gerektirir. Bir garsonun şarabın rekoltesini ya da sunulan peynirin hikâyesini anlatabildiği bir ortam, milyon dolarlık yatırımlardan daha değerlidir. Sektör, pahalı tesislere mutsuz ve yetersiz motive edilmiş çalışanlar koymanın uzun vadede müşteri kaybı yarattığını yeni yeni fark ediyor.
Peynir Tabağında Saklı Kimlik Krizi
Bir Fransız turist Türkiye’ye geldiğinde neden kahvaltıda Camembert ya da Roquefort görmek istesin? Kendi ülkesinde zaten en iyisini bulabildiği ürünleri sunmak, kültürel özgüvenden çok bir taklitçilik refleksine işaret ediyor.
Türkiye’de 300’den fazla yerel peynir çeşidi varken, beş yıldızlı otellerin ithal ürünlere yönelmesi “karşılaştırmalı üstünlük” ilkesine ters düşüyor. Gastronomi artık sadece karın doyurmak değil, seyahat kararını belirleyen başlıca motivasyonlardan biri. Gaziantep mutfağı ya da Ege’nin yerel lezzetleri, doğru anlatıldığında Eyfel Kulesi kadar güçlü bir çekim unsuru olabilir.
Güven Ekonomisi ve Taksici Gerçeği
Lüks turizm, nihayetinde bir güven ekonomisidir. Dünyanın en varlıklı insanları, dolandırılma ihtimali olan destinasyonları tercih etmez. İstanbul’daki taksi şikayetleri veya turistik bölgelerdeki fahiş fiyat uygulamaları, milyonlarca dolarlık tanıtım kampanyalarını bir gecede etkisiz hale getirebiliyor.
Bu noktada “Lux in Turkey” gibi özel sektör girişimleri, nitelikli turistleri hedefleyerek güven açığını kapatmaya çalışıyor. Bu çabalar doğru yönde atılmış adımlar, ancak henüz yeterli ölçekte değil.
Beton Dökmeyi Bırakmak Zorunda
Türkiye, turizmde zaten bir süper güç. Asıl mesele, bu gücü nasıl kullanacağı. Eğer strateji sadece yatak sayısını artırmak ve uçak koltuklarını doldurmak üzerine kurulmaya devam ederse, ülke turizmin “fason üreticisi” olmaya mahkûm kalabilir: çok çalışan, düşük marjlı ve kolay ikame edilebilir.